14 Mayıs 2009 Perşembe

kirlenmiş çarşafım, yastığım kaç yazar!
bırak rengi solsun tenimin, artık bana kim bakar!
üzülme buruşan, sarkan bedenime vakti gelecekti bir gün zaten
üç-beş yıl erken olmuş, boşver kim takar!
sigaradan sararmış mı tırnaklarım?
alkolden aklanmış mı göz aklarım?
nefesim mi kokmuş açlık grevime isyan?
sen hiç üzülme, ben bakacağım çaresine elbet bir akşam.
duvarlara mı vurdu yüzün, yansıman?
yine mi uçup geldi kokun, girdi açık kapımdan!
ben kovdukça hayatımdan, enseme mi yapıştı hatıran!
hey adam sen çok oldun! çık git artık hayatımdan!
yavaş yavaş kararan tenime düştü gölgeler
neredeydi o eski beyazlığım?
neredeydi o ışıklı yüzler?
yitirmişim çoktan ama haberim yok!
gidenlerin arkasından tutturmuşum türkümü, duyan yok
bir yol boyu uzanan yalnızlığıma rehber olmuş tüm çılgın rüzgarlar
siperler dağılmış, sığınacak yerim yok
senin de yerin yok ey çılgın
yalın ayak, bağrı çıplak koşuyorsun rüzgara karşı seni saran bir kol dahi yok!
şimdi farkında değilsin, üşümüyorsun belki ama;
umarım hiç üşümezsin! geri dönüp de sığınacak bir limanın yok!

12 Mayıs 2009 Salı

ben üç yaşında küçücüktüm ama dünya benim kadar küçük değildi. iki gökdelenin arasındaki boşlukta hapsolmuştum. gökyüzü çok uzaktı bana. ah bir caddeye çıkabilsem belki biri beni kurtarabilirdi bu karanlık yerden. ama önümde koskocaman kara delikler vardı boşluğa uzanan. aralarında ayağımı basacak kadar bile toprak yoktu. çaresizce bekledim. saatlerce gökyüzüne bakmaktan boynum acımaya başlamıştı. bekledim, bekledim derken bir melekti gelen. yani melek olmalıydı o. gümüş rengi kaslı bir erkek vücuduna yapışık bembeyaz iki koca kanadı vardı. kendi boyunda bembeyaz iki koca kanat. upuzundu boyu. lüle lüle, omuzlarından dökülen gümüş rengi saçları parlıyordu o karanlıkta. yüzü öylesine hüzünlüydü ki ağlayacak sanıp kırktum. ama ağlamadı. bana doğru geliyordu, ama yürümüyordu. kanatlarını da çırpmıyordu. sadece süzülüyordu havada. gelip beni kucağına aldı ve o güzel kokusunda içim mutluluk ve huzur doldu. sarıldım boynuna ve artık hiç korkmuyordum. kara deliklerin üzerinden geçtik. beni bekleyenlerin olduğu sokağa getirdi beni. ne acı ki annemi ve babamı gördüğüme sevinememiştim. koşup da boyunlarına atlayıp, sımsıkı sarılmak istememiştim. hayır dercesine kenetledim kollarımı meleğimin boynuna. yüzümü saçlarına gömüp kokusunu çektim içime. ama bir ses konuştu kalbimle. mecburen bıraktım onu. geri gelecekti birgün, bulacaktı beni yine. ama hep böyle masum bir çocuk gibi kalmayı başarırsam. suratım asık annemle babamın yanına gittim minik adımlarımı daha da ufaltarak. meleğimin parlak beyazlığına inat ne kadar da siyah giyinmişlerdi. el salladım ona son kez; anne ve babamla birlikte siyah arabalarına binip uzaklaştım.
aradan yıllar geçti. şimdi kaç yaşında olduğumu söylemeye dilim varmıyor. meleğimi özlüyorum deliler gibi. ama yüzüm yok onu beklemeye. sanırım tutamadım sözümü. öylece beni bıraktığı yerde kalamadım. ama öylece beni bulduğu karanlıkta, izlemeye devam ettim gökyüzünü.
ellerim kan içindeydi
hiçbirini ben yapmadım
onlar yaptı ama ben sesimi çıkarmadım
sarmadılar kesiklerimi bastılar üstüne üstüne
ama ben acıdan bağırmadım
izlediler sadece bense kaçmadım
malzeme oldum eğlencelerine
ben yıkadım ruhumu temizledim çıktım sokağa
gelip bastılar üstüne kirlettiler bir kez daha
eve dönüp ağlamadım sessizce
yürüdüm içlerinde tek başıma
arandım durdum sokaklarda saatlerce
ben sağa saparken o sola saptı
geri döndüm sabırsızca koştum peşinden
o kaçtı, ben kovaladım
bulacağımı ümit ettim çaresizce ...

28 Nisan 2009 Salı

ne kadar da yabancısın öylece karşımda
kurumuş ellerimden döküldü hatıralar bu defa
şimdi silik anlar var hayatımda
sen hiç yaşamamıştın aslında
yaktığım tüm ağıtlar sanaymış meğer
yaşadığımız onca şeye rağmen
seni söküp atmaya değer.
yırtılmış kağıt tomarlarından bir parçasın sen,
unutulmuşsun bir kenarda
paramparça yazılar saçılmış etrafa
ama bir umut var hala, ateşinde ısınmaya değer ...

27 Nisan 2009 Pazartesi

alıntılar yapmıyorum ben senin gibi yazılmış şiirlerle
hissediyorum duygularımı, en azından sana karşı olanları
kağıt kalem düşmüyor artık elimden
son vedan derinleştirdi yaramı
kalbim susmuyor artık, çırpınıyor her daim
uyutmuyor üstelik, unutturmuyor da seni
yaz diyor bir kez daha lütfen
bu yola çıktın sen bir kez, dönüşün olamaz ki zaten
dinliyorum onu arsızca
ayırmıyorum yeşil kalemimle, yeşil defterimi yanımdan
yeşil benim en sevdiğim renk, çünkü sana benzetirim hep
yeşilsin sen. koyu, mağrur, güçlü, en derininden
çeker gidersin hep istemediğin yerden
kendine güvenin tam, ihtiyacın da yok hiçkimseye, hiçbirşeye zaten
acılarının oluşturduğu derin çizgiler var yüzünde tıpkı matem
unutmadan, vazgeçmeden biriktirmişsin yıllarca yaşananları
ama bak farketmiyor musun?
sayfalar kopmaya başlamış çoktan sen istemesen de bazen
yeni bir defter sundum sana içi boş, dupduru sular gibi senin yeşilini yansıtan
yüzüne bile bakmadan fırlattın attın bir kenara, sen hep buydun zaten!
acılardan doğmak bir kez daha
bir kez daha, bir kez daha
işlemek bir hayatı ince bir oyaymışçasına
eklendikçe sevinçlerle hüzünler, dostlarla düşmanlar
büyütmek sanatımı sonsuzluğa ...
seviyorum hayatın kendisini
ölüme bir adım daha yaklaştıkça
açtım duyularımın herbirini, saldım çok uzaklara
hissetsinler benim için, duyup görsünler, tadına varıp dokunmanın
beni biraz daha büyütsünler diye adeta
mutluyum gerçekten aslında
sadece istiyorum bir kez daha, bir kez daha
eklemek yeni şeyler büyüyen sanatıma